Karagöz işitir ki Brillat Savarin isminde alim bir Fransız, “Beşeriyet (insanlık) sofrasına yeni bir ta’^am (yemek) icat ve ilave eden, gökyüzünde yeni bir seyy^are (gezegen) keşf edenden daha hayırlı bir iş görmüş olur!” demiş!
Durur mu? Hemen yemek yapmaya türlü türlü tarifler denemeye başlar, mutfağında undan, şekerden, pirinçten; tereyağından, kuyrukyağından sadeyağdan; kıvırcıktan, danadan ve de piliçten geçilmez! Çünkü Karagöz’e göre bir seyyare değil de bin seyyare bile keşfedilse biz insanoğluna hiçbir faydası olmaz. Seyyareleri tabaklara doldurup yiyebilir miyiz?
Karagöz’ün bu sevdasını haber alan Hacivat hemen kadim dostunun yolunu tutar, kapıdan sorar!
- Karagöz neredesin?
- Gel! Mutfaktayım, mutfakta!
- Ulan mutfakta su mu pişiriyorsun?
- Su pişirdiğim çağlar çoktan geçti! Hacivat yemek pişiriyorum yemek!
- “Ölü gözünde yaş, çingenede aş!” derler! Yemek pişirmek nerede sen nerede!..
Bundan sonrası bildik Hacivat / Karagöz diyaloglarıyla sürer gider!
Gelelim meramımıza; Meşrutiyet’in 1908’deki ilanından hemen birkaç gün sonra Karagöz adında bir gazete yayımlanmaya başlar, kısa sürede de kendini kanıtlar aradan birkaç yıl geçince de “Karagöz Kütüphanesi” adı altında kitaplar yayımlamayı kararlaştırır.
Ve Hacivat’la Karagöz’ü 1913’te, “Karagöz Matbahda” adlı bir kitapta buluşturur. O günlerde 100 paraya satılan Karagöz Matbahda isimli kitap şimdilerde “Karagöz Mutfakta” adıyla bir kez daha kitapçı raflarında…
Yaklaşık yüz yıl sonra ikinci baskısını yapan kitapta neler yok ki! Zarf kebabı da var Kaz Palazı da… Peki B^adinc^ânlı Bıldırcın Kebabına ne dersiniz? İsterseniz Ala İtalyan da var Adi Makarna da hatta hatta Kuzu Başlı Pilav da…